Sayfayı Yazdır

“Nefs”in Hakikati Nedir?

Abdülkerîm el Ciylî, nefsin hikmetini ve iltibasa düşüşünü “İNSAN-I KÂMİL” isimli eserinde bakın nasıl anlatıyor:

“Rasûlullâh Efendimizin nefsini de kendi nefsinde yarattı Allâh!

Nefs ise, ancak bir şeyin Zâtıdır. Muhammedî hakikatleri de, yine kendi hakikatinden meydana getirdi... Rasûlullâh Efendimizin nefsini anlattığımız mânâda “yarattıktan” sonra, Âdem’in nefsini Rasûlullâh’ın nefsinden bir sûret olarak yarattı. Bu ince mânâ sonucu, cennetteki habbeyi yemesi men edildiği zaman, onu yedi Âdem!.. Çünkü o, Rubûbiyet zâtından yaratılmıştı. Rubûbiyetin şanı ise, sınırlanmak değildir ve bu hüküm, onun için Dünya’da dahi yürüdü... Keza âhirette de yürüdü.

İşte bu incelik taşıyan sır icabı, nefse ne yasak edildiyse onu yapma yolunu aradı. Ona yasak edilen şey, ister saadetine sebep olsun, ister şekavetine...

O, bir şeyi yaparken, saadet veya şekavet düşünerek yapmaz. Zâtının varlığının bir gereği olarak yapar. Rubûbiyetten aldığı aslına göre...

Görmüyor musun cennetteki habbeyi nasıl yedi. Hiç aldırış etmeden onu yedi. Hâlbuki ilâhî ihbarla, onu yemesinin kendisini şekavete sürükleyeceğini biliyordu. Nitekim Allâhû Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“…şu ağaca da yaklaşmayın, (yaklaşırsanız) zâlimlerden olursunuz.” (2.Bakara: 35)

O habbe tabiat zulmetinden başka bir şey değildi!.. Ağaçtan yaratılan habbeyi, Hak Teâlâ, tabiat zulmetine bir misal olarak yaratmıştı!.. Bunu yemeyi men etti. Biliyordu ki; onu yeyince âsi gelecek, tabiat zulmetine inmeyi hak edecek... Dolayısıyla şekavete düşecekti!..

O ağaç; “…Kurân’daki mel’un şecere…” (17.İsra’: 60) diye anlatıldı. O ağaca gidince ilâhî, ruhî yakınlıktan çıktı; cismanî uzaklığa geçti. Nüzûlün, yani inmenin mânâsı da budur! Nefs o habbeyi yemekten men olunduğu zaman, hacir altında kalmamak da onun şanındandı ve iş ona karışık geldi.

Kendisi için öğrendiği “Rubûbiyet saadeti” ile habbeyi yediği takdirde şekavete düşeceği yolunda gelen “İlâhî ihbar” arasında kaldı.

Hâl böyle iken, kendinden doğan bilgisine dayandı, o habbeden yemeyi sevdiği için, ilâhî ihbar üzerinde durmadı bile.

İşte bu karışık durum, yani “iltibas”; bütün bilgi sahipleri için vâkidir. Şekavete düşenler hep bu iltibas yüzünden düşerler.

Nebi ve Rasûllerin tasdikinden geçen sarih -açık- kesin delillerle gelen ilâhî ihbarları terk ederler.

Ya neticede insanlar ilâhî ihbara iman edip, kendi bildiklerini, sevdiklerini terk ederler veyahut tabiat zulmetine tâbi olarak ma’siyeti meydana getiren tabiatlarına uygun işleri tatbik ederler.”

Evet… Şimdi, burada da görüldüğü gibi, neticede kişinin davranışları ya onun terkibini meydana getiren ilâhî isimlerin, kendisini sevkettiği mânâda oluşuyor ve bu oluşmayı biz, canımızın öyle istemesi veya o işi sevdiğimiz için öyle yapmamız, diye nitelendiriyoruz!..

Veyahut da canımız istemediği hâlde, hoşlanmadığımız hâlde, ilâhî emir olduğu için onu yapıyoruz...

İlâhî emrin mânâsının ne olduğunu daha evvelki konuşmalarımızda görmüştük… Kişinin terkip kayıtlarından kurtulup, mutlak mânâda Allâh’a kulluk ettiğini müşahede etmeyi sağlayıcı fiiller…

Demek ki; kişinin sevdiği için veya canının istediği için veya öyle arzu ettiği için yaptığı her hareket neticede Allâh ile onun arasında bir perde meydana getiriyor…

“Alışmışım böyle yaptım!..”, “Canım, bunu seviyorum da onun için!..” Seviyorum, yani duygumdan dolayı; alışmışım, yani şartlanmamdan dolayı; “Böyle yaratılmışım, benim tabiatım böyle”; işte bu da tabiatının gereği olarak!..

Yani netice olarak, bütün bunlar, senin varlığını meydana getiren “ilâhî isimlerin ortaya çıkışı”, sende mevcut olan Rubûbiyetin gereği olarak, iktizası olarak!..

İşte varlığının, nefsinin hakikati, bu Rubûbiyet olduğu, Hak olduğu, idraki geldiği andan itibaren, kişiye bir başıboşluk, bir boş vermişlik gelir!..

Bunun neticesinde de o kişi canının istediği, nefsinin istediği, tabiatının sevkettiği istikamette bütün davranışları ortaya koyar!..

Hiçbir kayıtla kayıtlanmaz ve bu da onun bedenselliğe, tabiat zulmetine hapsolmasından,kendisini zindana, siccîne atmasından başka bir şey getirmez.

Bu hakikati idrakla beraber, ilâhî emirlere uyma hâli devam ederse, o zaman, terkip tabiatının ötesinde, Allâh’a vâsıl olur; ve böylece ebedî saadet onun için söz konusu olur... Bu davranışların neticesinde “Selâm” isminin mânâsı kendisinde aşikâr olur…

Bu ilâhî hükümlere uyma hâli, kendi tabiatının kendisini zorlamasına rağmen “Sabûr” isminin kendisinde aşikâre çıkışı ile mümkündür...

İlâhî hükümlere sabredecek, kendindeki Rubûbiyet hükmüne rağmen!.. Ve bunu, nefsinden, zâtından aldığı bir kuvvetle yapacak!.. Aksi takdirde bu mümkün olmaz!..

Bu mümkün olmayınca da tabiatı istikametinde yaşayarak neticede kendi manevî cehennemini kendisi hazırlamış olur!..

Fiiller ya idraka dayanır, ya korkuya yani vehme dayanır! İdrakın da meydana getirdiği teslimiyet vardır, korkunun da meydana getirdiği teslimiyet vardır...

Neticede teslimiyet oluşur ama; temelinde ne var?.. İdrak mı var; yani o şeyin öyle olmasını idrak etmen dolayısıyla mı teslim oldun; yoksa korkuyla mı oldun?..

Nitekim insanların Allâh’ın emirlerine teslimiyeti iki yönlüdür... Bir Nebinin, bir velînin ilâhî emirlere teslimiyeti idrak yolludur...

Mühim olan, senden meydana gelecek olan teslimiyetin veya senden meydana gelecek fiillerin, duygu yoluyla değil yani vehmin hükmüyle değil; idrakının hükmüyle olmasıdır!.. Gaye, neticede bu idraka gelmektir; bu idraka gelmek için de o aşamadan geçmek lazım...

Ama bazısına direkt idrak yolu ile de gidebilirsin...

İstidadı müsaittir, ona direkt o yolla da girebilirsin. Ama genelde, en aşağı seviye olan duygularına hitap yoluyla onu belli bir noktaya getirmektir.

Neticede iş idrakla Allâh’a teslim olmaktır! Hemen burada Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın Allâh’a şu şekildeki yönelişine kulak verelim:

 “Allâh’ım... SEN’den SANA SIĞINIRIM...”

Ne demektir bu?..

Rabbinin sendeki hükmünden, Allâh’a kaçmaktır!..

“KUL EÛZÜ BİRABBİN NÂS, MELİKİN NÂS; İLÂHİN NÂS…” (114.Nâs: 1-3)

Burada üç mertebeye işaret olunmaktadır;

“BiRabbin Nâs”; “İnsanların Rabbine” âyetinde, Efâl mertebesine ve bu Efâl mertebesinde Rubûbiyet hükümlerinin yürümesine, dolayısıyla Rubûbiyet hükümlerinin yürüdüğü mertebede, “Rabbe sığınma” hâlinden söz edilmektedir...

“Melikin Nâs”... Burada Esmâ mertebesine, isimlerin mânâları mertebesine işaret edilmektedir.

“İlâhin Nâs” ise, “Ulûhiyet” mertebesine işaret edilmektedir.

Neticede en son aşama, Ulûhiyet mertebesinin idrak ve seyridir!.. Ancak bu, daha evvel bahsedilen mertebelerin seyrinden sonra oluşur!..

12 / 67

Bunlar da İlginizi Çekebilir

Bu Kitabı İndirebilirsiniz!